Yaşamak..diyorum...insana yaraşır gibi.........

Tanım

verin ellerinizi ellerinize..! milyon milyon kişilik...azalsın şu karanlık


Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım

Uyanık Üniversiteliler

İstanbul Üniversitesi’nden üç erkek öğrenci bi gece önceki vur patlasın-çal oynasın olayını abarttıklarından uyuyakalıp çok önemli bi dersin final sınavını kaçırmış. Öğlen vakti uyandıklarında durumun farkına varınca panik olmuşlar taabi. Hemmen okula gidip dersin hocasına, “Hocam, sabah üçümüz aynı arabayla okula geliyoduk. TEM Otoyolu’nda lastiğimiz patladı. Çok kötü bi yerde kaldığımız için hiç bi araba durmadı, istepne de patlak çıktı, o yüzden sınava yetişemedik. Eğer mümkünse bize özel bi sınav yapın” demişler. Profesör sorun çıkarmamış, “Yarın sabah 10’da sınavı yaparız” demiş.

Öğrenciler o gece sabaha kadar ders çalışmış. Sınava geldiklerinde hoca bunların eline soruların yazılı olduğu kağıtları vermiş ve her birini farklı bi odaya almış. Sınav kağıdında şu iki soru varmış:

1. (Bu, efsanenin anlatıldığı fakülteye göre değişiyor) Quantum fiziğinin temel prensiplerini ayrıntılarıyla anlatınız. (10 puan)

2. Arabanın hangi lastiği patlamıştı? (90 puan)


Tarih: 04:55, 27/1/2006 Kategori: hikayeler
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

Yemin Ederim...

 

                                             

           Yemin ederim benim gibi olamazsınız..

                     Şöyle garib,Şöyle üryan

           Irmaklar gibi hırçın...ıssız topraklarda

                    Bu yüreği sizler taşıyamazsınız.

                              Haydi diyelim bu gece

                                        Sizin olsun dünya.

                        Bu deli sevda,bu yürek....

                                  Sizin olsun ışığa yönelen duygu

                                                     Sizin olsun gerçek


Tarih: 02:45, 25/1/2006 Kategori: siirlerimiz
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

ALLAHIM Bana degistirebilecegim seyleri degistirmek için CESARET,Degistiremeyecegim seyleri kabul etmek için SABIR,İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver


Tarih: 06:03, 23/1/2006
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

"Dede Korkut Öğüd'ü"

Lapa lapa karlar yağsa yaza kalmaz, yapağılı yeşil çimen güze kalmaz. Eski pamuk bez olmaz, eski düşman dost olmaz. Kara koç ata kıymayınca yol alınmaz, kara çelik öz kılıcı çalmayınca hasım dönmez, er malına kıymayınca adı çıkmaz. Kız anadan görmeyince öğüt almaz, oğul babadan görmeyince sofra çekmez. Oğul babanın yerine yetişenidir, iki gözünün biridir. Devletli oğul olsa ocağının korudur...)


Tarih: 11:41, 20/1/2006
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

Mutlaka Okuyun!! Ya da gözlerinizi sıkı sıkı kapayın:!?.

Onlara Sefahat Bize Sefalet
Vicdan sahibi bir insan isyan etmez mi buna? Ama hani? Nerde vicdan, nerde isyan? Vicdanını mı kaybetti bu halk? Yoksa, vicdanı yerinde kanıyor ama korkusu vicdanına üstün mü geliyor? Yalanlar karşısındaki saflığı mı köreltiyor yoksa vicdanını? Yoksa, yoksa, yoksa...

Onlara Sefahat Bize Sefalet


"Yiyin efendiler yiyin,
bu han-ı iştiha sizin,
doyuncaya,
aksırıncaya,
tıksırıncaya kadar
yiyin"


Dünyanın Adaleti Buysa,
Bu Dünyayı Alt Üst Etmek Farzdır

Cılız, nasırlı, çaresiz eller birbirini iteleyerek ileriye doğru uzanıyor; kamyondan atılacak bir ekmek, bir paket pirinci kapmak için sabırsızlıkla açılıp kapanıyor eller. O kalabalığın içinde, aylardır iş arayıp bulamayan, akşam eve ekmek götürmek için cebinde parası olmayan işsiz bir baba var. Çaresizlerin içinde, o gün orada erzak dağıtılacağını duyduğu için annesi tarafından okuluna gönderilmeyen ilkokul öğrencisi bir çocuk var; o okulunu engellediği için annesine kızmıyor, çünkü yoksulluğun ne demek olduğunu, buradan -eğer başarabilirse- alacağı erzağın kaç geceler boyu aş pişmeyen evdeki küçük kardeşlerini nasıl sevindireceğini biliyor. Başörtüsüyle yüzünü örten bir kadın var aralarında, utanıyor yoksulluğundan, asıl utanması gerekenlerin "Allah'a şükür, ülkemizde her şey yolunda gidiyor" diye sabah akşam yalan söylediği bir ülkede, o utanıyor. Emekli bir memur eli de var ileri uzanmış eller arasında. Belki tansiyonu var, belki kalbi, biliyor ki, bu izdihamın arasına girmek onun için intihar gibi bir şey ama açlık, yoksulluk da zaten bir çeşit mahkum edildikleri bir ölüm değil mi...

Ekmeğe, bir torba pirince uzanan yüzlerce el, yüzlerce evdeki yüzlerce dramı anlatıyor.
Kaç yüz kez fotoğraflandı bu görüntüler, kaç yüz kez adaletsizliğin, eşitsizliğin belgesi olarak kameralara kaydedildi. Ve daha kaç yüz kez bu sahneyi yaşamaya devam edeceğiz?

Her gün, her an, yüzlerce biçimde yaşamaya devam etmiyor muyuz zaten bu sahneleri? Kiminin farkındayız, kiminin farkında değiliz belki. Ama artık toplumsal dokunun her yerinden yoksulların sefaletinin ve zenginlerin sefahatının görüntüleri fışkırıyor. Umutlarla yeni bir yıla gireceğimiz günün gazetelerine baktık sadece; ve bakın sadece o gün neler gördük.

31 Aralık 2005 gününün Türkiyesi; o günün Türkiye'sinde başbakanın kahvaltı sofrası ilişti gözümüze.
Saymış gazeteciler; "Erdoğan çifti, tatillerinin ilk sabah'nda 42 çeşitten oluşan kahvalt' ile güne başlad'." (Akşam-31.12.2005) 6 çeşit peynir. 5 çeşit reçel. 2 çeşit bal kaymak. Üzümlü kek, cevizli kek. F'r'nda patatesli poğaça. Domates, yumurta, zeytin çeşitleri. 4 çeşit sütlü ürün. 2 çeşit yöresel börek. Kekikli salatal'k. Krep...
Kahvaltı sofrası değil, saltanat sofrası. Onların hepsini yiyemeyecekler elbette, hepsinden tadamazlar bile ama olsun, saltanatları nereden belli olacak?

31 Aralık 2005 gününün Türkiyesi'ndeyiz yine; 31 Aralık gününün Gaziantep'inde bir kuyruk uzayıp gidiyor. Yoksullar kuyruğu bu. Dünya Bankası'nın açların öfkesini yatıştırmak için "Sosyal Riski Azaltma Projesi" kapsamında verdiği, "yoksul ailelere çocuk başına 25 YTL"yi almak için bu kuyruk... 500 metreyi aşan kuyruktakiler sabırsız, kuyruktakiler aç, ya para kendilerine sıra gelmeden biterse endişesiyle izdiham yaşanıyor. PTT Başmüdürü polis çağırıyor, yoksullar Dünya Bankası'nın 25 YTL'lik sadakasını polis coplarının gölgesinde alıyor, kuyruk hiç bitmiyor. Ve halkını Dünya Bankası sadakasına mahkum eden başbakan, yoksulların soğukta ve kuyrukta titreştiği o saatlerde, kuyruktakilerin çoğunu doyuracak büyüklükteki saltanat sofrasında "kahvaltı" ediyor...

31 Aralık 2005 gününün Türkiyesi; gazeteler, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan' Mustafa Koç'un 368 milyarlık Maserati marka otomobil aldığını yazıyor. Lüks otomobilin 2005'teki son müşterisi Koç olmuş; lüks aracın multimedya sistemi, yol bilgisayar', elektrokrom iç ve d'ş aynalar, aç'l'r tavan, ön ve arka koltuk 's'tma, masaj ve pozisyon haf'za sistemi ve daha bilmem neleri varmış...

Oysa, bir sömürücü asalağın otomobile 368 milyar saydığı günün Türkiyesi'nde, bir mahkeme, Bingöl'de depremde ölen İdris Çakır'a sadece ve sadece 780 YTL "değer" biçti. Koçlar'ın mahkemesi, Koç hanedanından olmayan yoksul İdris Çakır'ın "değeri"nin asgari ücret üzerinden hesaplanması gerektiğini söyledi.
Bingöl'de devletin yaptırdığı çürük İlköğretim Okulu binasının altında kalan 85 öğrenciden ikisi olan İdris Çakır ve Hüseyin Çakır için mahkeme dedi ki; onlar zaten ölmeselerdi de en fazla asgari ücretle çalışabileceklerdi ve zaten en fazla da 59 yıl yaşayabileceklerdi...

"Yürek yakan hesap" başlığıyla verdi bu haberi bazı gazeteler.. Peki yüreği yanan kim? Mahkemenin kararı da, zihniyeti de insanlık dışıdır, ama... ama kabul edelim ki söylediği de doğrudur. Mahkemenin hükmü, bu ülkenin gerçeğidir. Mahkemenin uyduğu yasalar, bu ülkenin düzeninin yasalarıdır.
31 Aralık 2005 gününün Türkiyesi'ne bakmaya devam ediyoruz: Gazeteler "yılbaşını nerede nasıl geçirebilirsiniz?" listeleriyle dolu. Tavsiye ettikleri yerlerde, "ekstralar hariç" bir kişilik ücretin 200, 250 YTL olduğunu yazıyor gazeteler. Yılbaşından birkaç gün önce, AKP hükümeti, resmi adı "asgari ücret" olan sefalet ücretini açıklamıştı: 380 YTL 46 kuruş.

Emekçinin 30 gün ter akıtıp alabildiğini, bu ülkenin bir kesimi bir gecelik sofra ücreti olarak ödüyor. Rakamlar, istatistikler bir yana, işte tek bir olayda, zengin/yoksul çelişkisinin keskin dili konuşuyor.
31 Aralık gününün Türkiyesi'ne devam edelim mi? Sanırız gerek yok. Devam etsek, daha onlarca örnek bulabiliriz ama yılın 365 günü aynı değil mi zaten? Yılın 365 günü bu çelişkiler hep yanyana varolmuyor mu?.. Ama yine de 31 Aralık Türkiyesi'nde yaşanan bir olay daha var ki, onu aktarmadan geçmeyelim.

Ayşe Denizdalan, Gülden Çiçek, Zarife Dödüş, Sevgi Sesli ve Necla Özveren, 31 Aralık gününü göremediler. Bursa'nın Yaylacık Köyü yakınlarındaki bir yatak fabrikasında çalışan işçilerdi onlar. O gece yanarak öldüler. Zarife Dödüş, beş gün öncesine kadar 18 yaşından küçüktü. Sevgi Sesli 3 aylık hamileydi.

Fabrikada makinalar sigortalıydı ama insanlar sigortasızdı. Yangın önlemleri yoktu fabrikanın, patron "gereksiz masraf" görmüştü. 18 yaşından küçüklerin gece mesaisine bırakılmasını yasaklıyordu Çalışma Yasası ama yasalar patronlar için hükümsüzdü... 31 Aralık tarihli gazetelerdeki bu haberin her satırından vahşi kapitalizmin adaletsizlikleri fışkırıyor. Neresinden tutacaksınız bu bozuk düzeni. Neresinden düzelteceksiniz?

Kuyruklar ülkesinde kuyruklu yalanlar
İşsizler kuyrukta; beş on kişinin alınacağı işlere beş on bin kişi müracaat ediyor. Açlar, yoksullar kuyrukta bir bayat ekmek için. Ülkenin batısında, doğusunda her yerde tablo aynı. İşsizliğin, açlığın, yoksulluğun kuyrukları uzayıp gidiyor.
Bu kuyruklar ancak "izdiham" çıktığında haber oluyor burjuva basına. "Bu dağıtım daha organize yapılamaz mı" diye eleştiriyorlar. Sorunun özü o mu? O kadar insanın aç, bilaç, muhtaç bırakılmasını tartışmıyorlar. Uzayıp giden kuyrukların neden, nasıl ortaya çıktığını tartışmıyorlar.

1979'un sana yağı, tüpgaz kuyruklarını genç insanlar bile bilir, çünkü çok sözeder burjuvazi onlardan. TÜSİAD'ın yarattığı o kuyruklar, oligarşi içi çatışmanın bir parçası olduğu için işine geldikçe hatırlatır, kullanırlar. Ama 2000'li yılların Türkiyesi'ndeki kuyrukları görmezden geldikleri gibi, kuyrukların niçin varolduğu gerçeğini de perdelerler. Bütün mesele "organizasyon bozukluklarından" ibarettir.

Başka bir şeyden sözedemezler. Başka bir şeyden sözetmek, borazanı oldukları işbirlikçi tekelci burjuvaziyle, yalakalığını yaptıkları iktidarla çelişmektir. Sefalete büyük yalanlar eşlik ediyor. Katliamlar ve sefalet, ikisini de burjuvazi yaratıyor ve ikisi de büyüdükçe burjuvazinin yalanları büyüyor, ölçüsüzleşiyor. TÜSİAD, hükümet açıklamalarında, burjuvazinin ekonomistlerinin yazı ve yorumlarında, "ekonomik göstergelerin iyi olduğu" vaaz ediliyor. Çalışma bakanı, asgari ücreti açıklarken, aslında enflasyonun üstünde bir artış yaptıklarını, bu fazlayı da "refah payı" olarak verdiklerini söylüyor. İşçisine, o kadar asgari ücreti reva gören bir bakanın o rakamdan utanması gerekirken, o pişkince, ulufe dağıtan padişah havasında "refah payı" veriyoruz diyor.

İhracatımız şu kadar arttı, şu kadar yatırım yaptım, şu kadar fabrika açtık, köylüye şunu verdik, şunlara şu imkanları yarattık... yalanlarının sonu hiç gelmiyor. Bu ülkenin işbirlikçi ve soyguncu hükümetine ve medyasına göre, hergün bir sorunu hallediliyor bu ülkenin...

Yoksul sayısı mı azaldı, asgari ücret mi arttı, soframıza daha çok et, süt mü geldi? Peki öyleyse bu ülke hala niye "gelir dağılımı"nda, "yaşam standartları"nda, yoksulların oranında, IMF'ye borç sıralamasında, hep en kötü sıralarda??? Bunun cevabı yok. Buna cevap olarak söyleyebilecekleri en fazla yeni bir kuyruklu yalandır.

Bir "hayırsever" sömürücünün erzak dağıtımında, ekmeğe uzanan eller, yalanlara, aldatmalara değer aynı zamanda. Açlıklarının, işsizliklerinin gerçek sebebini, gerçek sorumlularını görmesinler diye gözlerine mil çekilir. Ve çarklar her günkü gibi döner, bir yanda sefalet, bir yanda sefahat sürüp gider...

Bir bebeğin ölüm tutanağında "ölüm nedeni açlık" yazar. Bir emekli, üç aylık maaş kuyruğunda can verir. Bir delikanlı, okuyamaz, iş bulamaz gidip mafyaya katılır, bir genç kızımız, televolelerde gördüğü yaşama özenip onlar gibi olmak için vücudunu pazarlamaya başlar. Çaresiz bir baba, altı yaşındaki çocuğunu götürüp çırak yapar bir atölyeye... İşsizlik çaresizliktir, çaresizlik geçimsizlik, karı-koca boşanır, aile dağılır, çocuklar işkencenin, tecavüzlerin eksik olmadığı yetimhanelere düşer... Çarklar dönmeye, sefaletle sefahat arasındaki uçurum büyümeye devam eder. Ölen ölür, kalan sağlar kimindir belli olmaz.

Hangi vicdan dayanabilir bunlara, hangi onur katlanabilir?
İktidar sahiplerinin yetki ve nüfuslarını kullanarak palazlanmalarını anlatmak için "bal tutan parmağını yalar" denirdi. Hayır, artık soygunu, talanı anlatmıyor bu söz de. Şimdi balı kovanıyla götürüyorlar. Deveyi hamuduyla yutuyorlar. Ve geriye çırılçıplak bir sefalet, utanç verici bir açlık kalıyor.

Vicdan sahibi bir insan isyan etmez mi buna? Ama hani? Nerde vicdan, nerde isyan? Vicdanını mı kaybetti bu halk? Yoksa, vicdanı yerinde kanıyor ama korkusu vicdanına üstün mü geliyor? Yalanlar karşısındaki saflığı mı köreltiyor yoksa vicdanını? Yoksa, yoksa, yoksa... Elbette siyaset biliminin ve siyasetin bu sorulara bir cevabı vardır. Fakat bilincimiz bu cevaplara hak verse de vicdanımız bu cevapları da kabul etmiyor.

Nasıl etsin? Siz ey halk, siz karın tokluğuna çalışmaya müstahaksınız diyor yönetenler. Siz, çatısı akan evlere, çamurlu yollara, ilk depremde yıkılacak evlere, en kötü okullara müstahaksınız diyorlar. Size pek doktor, ilaç da gerekmez, hastalanınca, işe yaramaz olunca ölün gitsin daha iyi diyorlar. Aşağılıyorlar. Horluyorlar. Süründürüyorlar. Eziyorlar.
Ey ezilenler ne vicdan, ne namus, ne yürek, ne beyin kabul eder mi bu kadar aşağılanmayı? Kabul ederse ne kalır geriye insanlığımızdan? Gecekondu semtlerinin özlemlerle dolu ve özlemlerine ulaşmaktan umutsuz milyonları, köylerin, sefaleti kaderdir diye yaşayan milyonları, milyonlarca işsizimiz, horlananlar, ezilenler, vicdanınızla, namusunuzla, onurunuzla, dikilin efendilerin karşısına. Sefaletin ve sefahatın arasındaki büyük uçurumda boğun onları. Kimsenin sefil olmadığı, kimsenin de haksız bir sefahat süremeyeceği bir dünya kuralım.


Tarih: 07:48, 15/1/2006 Kategori: Fikirler
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

bir de sen bak bakalım:


Tarih: 12:00, 12/1/2006 Kategori: resimler
Yorum (4) | Yorum yaz | Bağlantı

Zaman Bitiyor

                                                                         Ey Kardeş::!?Hazırla kendine lazım olanı.

Duydunmu ecele çare bulanı.

Bu dünya üstün de baki kalanı.

..........................elveda........

Çekeriz bayrağı birgün.

   Azrail vadesi dolanı bilir.

Davetsiz bir konuktur her eve gelir.

   Omuzlar üzerinde gezeriz İyiyi kötüyü öğretirler birgün.

 


Tarih: 08:45, 11/1/2006 Kategori: siirlerimiz
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Sana İnat...!

Sana inat bir gün öleceğim,sana inat.,senin güzelliğine ve lale bayramında...güllere ve yaşanmamış hayallere inat

senin en şehvetli en güzel çağına inat

 kahkahalar atarak öleceğim....!

iş olsun diye... spor olsun  diye...

                              kalleşlik olsun diye

                                         kurnazlık olsun diye

sinsice öleceğim ..haince öleceğim

          nasıl ölünürmüş göstereceğim

  ibret alacaksın... kıskanacaksın..!!

     ilkten tanımayacaksın tabutumu

  sonra öldüğüm söylenecek ...inanmayacaksın..!

                      sonra onu bir iki defa görmüştüm diyeceksin

  yüzünün   kızardığını görmeyecekler

         (canseza)                                   ŞÜKREDECEKSİN....


Tarih: 08:23, 11/1/2006 Kategori: siirlerimiz
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

?


Tarih: 07:55, 11/1/2006
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

Bu kaç


Tarih: 07:53, 11/1/2006
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->